
Kuzey İtalya’dan Amsterdam’a uzanan süreçte Lorenzo, hardcore punk kültürü ile cyberpunk estetiğini bir araya getirerek kendine özgü, sert ve yoğun bir görsel dil oluşturdu. Robotlar, şiddet, çürüme ve mekanik dönüşümlerle dolu işleri; hem kişisel öfkesini hem de yaşadığımız dünyanın karanlık gerçeklerini yansıtırken, onu üretmeye iten DIY ruhuna sıkı sıkıya bağlı kalıyor. Bu röportajda onun üretim pratiğini, zine kültürüyle kurduğu bağı, Do You Care? Zine’in gelişimini ve underground sahnenin hayatındaki yerini konuştuk.

Her şeyden önce, bu röportajı kabul ettiğin için teşekkür ederiz. Seni biraz kendi ağzından tanımak istiyoruz, kendini bize kısaca tanıtabilir misin?
Yo!!! Bana bu fırsatı verdiğiniz için çok teşekkürler! Zine'ler aracılığıyla bağ kurmayı seviyorum :) Ben Lorenzo, Kuzey İtalya'dan, Amsterdam'da yaşayan bir İtalyan illüstratörüm! Tam zamanlı illüstratörüm diyebilseydim keşke ama gerçek şu ki (ve bu acıtıyor), burada Hollanda'da küçük bir şirkette UX tasarımcısı olarak 9-5 çalışıyorum. Faturaları ödüyor... Ama neyse, sevdiğim şeyler şunlar: hardcore punk, zine'ler, kuşlar, balıklar, böcekler, köpeğim, robotlar, bionicle'lar, korku filmleri ve film izlerken ağlamak.

Çalışmalarının çok belirgin ve kişisel bir estetiği var. Bu görsel dili zaman içinde nasıl geliştirdin? Yaratıcı sürecinden, kullandığın yöntem ve pratiklerden biraz bahseder misin?
Bazen nasıl buraya geldiğimi düşünmeye çalışıyorum ama her şey çok bulanık! Sanırım her şey lise sonunda HC konserlerine gitmeye başladığım dönemde, mosh yapan insanları çizerek başladı (Şu an 27 yaşındayım) ve uzun süre bu çizimlerle devam ettim. Kapüşonlu mosherları ve klasik hardcore imgelerini adeta kompulsif bir şekilde çiziyordum. Bu benim için o kültürü, tarihi, oldschool flyer'ları ve zine'leri öğrenmenin bir yoluydu... Her zaman görsel odaklı biriydim ve bu benimle bir rezonans kurdu. Ayrıca HC kültüründe "sadece yap" diye bir şey vardı (ve hâlâ var), bu beni "Yeterince iyi miyim?" diye düşünmeden çizmeye itti. Yeterince iyi kim için ki?! İnsanlar için yap, insanlar er ya da geç takdir edecektir! Bu benim erken dönem çalışmalarımın temeliydi. Beceri yok, sadece sahne için bir şey yapma isteği var.
Sonra Tsutomu Nihei'nin yapıtlarıyla manga hayatıma girdi ve her şey değişti. Her zaman çizgi roman okuyordum, çoğunlukla Amerikan ve biraz da İtalyan olanları, ama onun tarzı akıl almaz. Bir kısa hikâye yayımladı ve beni paramparça etti: Abara, çılgın bir biyopunk hikâyesi, inanılmaz biomech zırhlar ve dev canavarlarla. Sonra BLAME! geldi, çılgın bir distopik estetik, inanılmaz android tasarımları... "Onun gibi çizmek ZORUNDAYIM" dedim. Ve robot dönemim böyle başladı. Bir süre Nihei'nin mangası yanımda duruyordu çizerken; anatomisini, eklemlerini, detaylarını anlamaya çalışarak panellere bakıp duruyordum. Sonra siber punk ve benzeri konulardaki daha fazla manga ve anime eklendi. Daha fazla referansa ihtiyacım vardı!!!
Yani yaratıcı sürecim sadece çiz çiz çiz'di. Bazı robotlar daha kolaydı, bazıları daha karmaşık; bir noktada her çalışmada hangi unsurların tekrarlı olacağına karar verdim. Mesela kablolar, her yere kablo ve tel koymayı seviyorum. Ama robot ve mecha çizmek gerçekten çok zor! Bir "anlam" olması lazım, yoksa robot hareket edemez. Çizerken sürekli şunu düşünürüm: "Eğer bunu böyle çizersem, kolunu nasıl kaldıracak?". Fonksiyonellik kısmını seviyorum. O yüzden internette çeşitli mekanizmalara bakıyor ya da diğer mangalarda nasıl yapıldığını araştırıyorum (Battle Angel Alita bu konuda en iyilerinden). Ve çizerken, her şeyi çizdiğime emin olurum! Hâlâ bir parçanın nereye gideceğini sadece "hayal edemem", önce görmem lazım. Bu yüzden karmaşık robotlarda, çoğu son çıktıda görünmeyeceğini bilsem de her bir uzvu tek tek çizerim. Bu aynı zamanda bir tür egzersiz :)

Çalışmalarında dijital araçlar ile analog üretim arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsun? Bir şeyleri elle yaratmak senin için ne kadar önemli?
%90 dijital olduğumu söylemekten çekinmiyorum! Geçmişimde akademik bir temel yok ve her zaman bu eksikliği hissettim. Bu yüzden dijital üretim her zaman asıl odağım oldu. İki yıl önce bir süre analoğa döndüğüm bir dönem oldu; tüm bir çizgi romanı o şekilde çizebileceğimi düşündüm, ama bu bana göre değil (henüz). Ben nihayetinde ctrl+Z adamıyım kafamda çalışmanın nasıl görünmesi gerektiğine dair net bir fikir var ve dijital beni oraya daha verimli götürüyor. Ayrıca Procreate'te geçirilen 18 saatin ve Photoshop'ta daha fazlasının, aynı süreyi kâğıt üzerinde geçirmek kadar geçerli olduğunu düşünüyorum. Benim için önemli olan, sonunda kullandığım fırça ne olursa olsun, çalışmanın benim gibi hissettirmesi.
Ama bunları söyledikten sonra, hâlâ kâğıda çiziyorum! Her zaman yanımda bir eskiz defteri ve bir fırça kalemim olur. Metroda ya da seyahatte çizmeyi seviyorum, bu iyileştirici bir şey ve sonucun ne kadar iyi olduğuna bakmamaya çalışıyorum. Onları görsen, dijital çalışmalarımdan çok farklı olduklarını fark edersin ama bu sorun değil! Sadece farklı bir süreç.
Benim için en önemli şey, çalışmaların bir şeye dönüşmesi; bir zine, bir tişört, bir poster ya da sticker olarak! Bir şeylerin dizüstü bilgisayarımın klasörlerinde gizlenip kalmasını sevmiyorum.. Onları yaşıyor görmek istiyorum; bu anlamda analog asıl oyunu oynuyor. Param olsa her şeyi bastırırdım hahah :) Geçen günlerde hızlı ve ucuza zine basmak için bir yazıcı almaya çalıştım ama tarihin en kötü yazıcısını aldım, çok para, mürekkep, kâğıt ve zaman kaybettim... Sonunda sattım :(

Çalışmalarında tekrar eden temalar ya da imgeler var mı? Varsa, bunlar senin için ne ifade ediyor? Bu tekrarlar görsel kimliğini nasıl şekillendiriyor?
Şu an için: robotlar, şiddet, savaş, yıkım, çöküş, sibernetik mutasyon. Aşağı yukarı bunlar. Bunların bugün yaşadığımız yerin bir abartısı olduğunu hissediyorum. Bana göre bugün nasıl yaşadığımızla ilgili sevinilecek neredeyse hiçbir şey yok. Teknolojik gelişmeler duyuyorsun ve bu, bir tuşla sivilleri hedef alacak yapay zeka yazılımı geliştiren aşırı zengin bir adamdan ibaret. Pek çok yeni robot geliştiriliyor ve ülkeler çoktan bunları savaş için harekete geçirmek üzere planlar yapıyor. Baskı, modern toplumların her yerde en yaygın özelliği; şiddet ise tek çözüm gibi görünüyor. Her birimizin bu kadar korkunç olan her şeye sürekli kızgın olması lazım. Ve benim bunların hepsini temsil etmemin yolu bu sanırım. Bunun sonunda Instagram'da "çekici" ya da havalı bir şeye dönüştüğünü biliyorum ama bu sadece yan bir etki, kapitalist canavar bizden böyle besleniyor.
Ama gerçekten, öfke her zaman benim bir parçam oldu. Çevremdeki insanlarla zaman zaman çatışan pek çok konuda güçlü fikirlere sahibim, "bu şekilde yaşamak çıldırmama neden olacak" diyorlar... Hadi oradan, eğer bu içinde yaşadığımız gerçekliğin farkında olmak anlamına geliyorsa çıldırırım. Kelimeler konusunda o kadar iyi değilim, çiziyorum, bu yüzden çizimlerim bunu bir şekilde aktarabiliyorsa, doğru yapıyorum demektir.

Konser posterleri, albüm kapakları ve diğer çalışmalarla DIY sahnesine güçlü bir bağın olduğu görülüyor. Sence DIY kültürü bugün nerede duruyor? Yerel sahneyle ilişkinden ve bunun çalışmalarını nasıl etkilediğinden bahseder misin?
DIY sahnesi her şeyi başlattı! İlk afişim bir hardcore konseri için, ilk tişörtüm bir hardcore grubu için, ilk albüm kapağım da aynı şekilde. Hâlâ işlerimin büyük çoğunluğunu DIY sahnesi için yapıyorum! Bu gönlümün olduğu yer. Peki bugün nerede duruyor?.. Zor soru! Ama gerçek şu ki her zaman olduğu yerde duruyor. Yeraltı topluluğunda. Nokta. Bir etkinlik "DIY" etiketiyle düzenlendiğinde ve daha önce hiç görülmemiş, süslü, şık insanların zine'leri 30-50€'ya satın aldığını gördüğünde "çünkü DIY", bana göre bu DIY değil. Fikri seviyorlar ama gerçekte ne olduğunu değil. DIY, kârı etiğin önüne koyan her şeyin karşıtıdır; yaşamın değerinden önce paranın değerini koyanların karşıtıdır. İnsanlardan saçma gerekçelerle para sızdırmaya çalışıyorsan, DIY değil iş yapıyorsun. Benim için DIY, öncelikle vermekten başka bir şey değil.
DIY, kârı etiğin önüne koyan her şeyin karşıtıdır; yaşamın değerinden önce paranın değerini koyanların karşıtıdır.
Sonra, gerçekçi olmak gerekirse, yukarıda söylediklerim nedeniyle DIY faturayı ödemez. Kabul edelim, bunu sevdiğin için yapıyorsun, kira, sağlık sigortası ve alışveriş için kazanç elde etmek için değil... Bu, son zamanlarda kendime çok söylediğim bir şey. Hollanda'da "bernuggets" artık resmi bir şirket (lol), vergi falan ödüyorum. Ve dedim ki, tamam bir adım atmam lazım. Sevdiğim şeyi yaparak geçimimi sağlamanın bir yolu varsa, ekonomik boyutunu düşünmem gerekiyor. Mesele şu ki, DIY sahnesindeysen bu böyle işlemiyor. Yakında fark ettim ki zaten odağımı kaybetmeye başlıyordum. Hardcore ve DIY toplulukları büyük bir para kaynağı olmak zorunda değil. İçindeki herkes yaptığı işi sevdiği için yapıyor. Bu kadar. Ve bir flyer için bir grafik tasarımcının ücret alacağı kadar ücret alamam. Bu haksız olur.
DIY, sahne içinde nasıl çalışacağımı anlamama çok yardımcı oluyor. Burada Amsterdam'da küçük bir sahne var ve yaptığım işlerin çoğunu World's Appreciated Kitsch ile ve onlar için yapıyorum. Arkadaşım Apostolos (bunun arkasındaki adam) her zaman açıkça söylüyor, bunu sevdiği için yapıyor, zengin olmak için değil. Ve bu benim için de aynı olmalı!
Bu yüzden şu an, iş alırken, üzerinde çalışacağım proje DIY ise yaklaşmaya ve yardım etmeye çalışıyorum. Bir al-ver ilişkisi, o yüzden neye ihtiyaçları olduğunu ve ne kadar imkânları olduğunu onlara sormayı seviyorum. Birlikte her zaman bir çözüm bulursunuz :)

Do You Care? Zine ile görsel üretim ve editoryal içerik arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz? En çok hangi alanlarda katkıda bulunuyorsun? Ayrıca zine'in doğuşunu, şimdiye kadarki yolculuğunu ve gelecek planlarınızı anlatabilir misin?
Bebeğim <3 Yani, kâğıt üzerinde bir grafik tasarımcıyım. Görsel tasarım eğitimi aldım ve öğrendiklerim üzerine bir düşünce yapısı kurdum. Bu yüzden herhangi bir editoryal projeye yaklaşırken metodolojiye bayılıyorum. Önce nasıl verimli olacağımı, içeriği nasıl düzenleyeceğimi ve sanat yönetimini nasıl yürüteceğimi arıyorum. Benim için grafik tasarım düzen, sanat ise katıksız kaos, Do You Care? Zine'in karışımı işte bu.
DYC'nin insanların hardcore'a sağlıklı bir şekilde yaklaşabilecekleri ya da onunla birlikte büyüyebilecekleri bir yer olmasını istiyoruz.
DYC iki kişilik bir proje; Luca (my goat, my god @thisisallwewilleverbe) ve ben. Yazılı içeriğin neredeyse tamamını o üstleniyor. Röportaj yapmayı, insanları ve projeleri incelemeyi, eleştiriler yazmayı seviyor. Ben de her şeyi görsel olarak aktarmayı seviyorum. Her biri kendi alanında uzman. Bence isteyebileceğimiz en iyi kimya bu. Birbirimizin yönüne körü körüne güveniyoruz. Birlikte genellikle her sayıda hangi içeriklerin güzel olacağını, zaman çizelgelerini düşünüyoruz. Sonra Luca yazılı içerikleri ve fotoğrafçıları ayarlıyor; ben de zine'de yer alacak sanatçıları ve illüstratörleri düşünüp çalışmalarını paylaşmalarını istiyorum ve sanat yönetimini üstleniyorum. Bu her zaman en heyecan verici kısım, her zine ciddi biçimde değişiyor ve genellikle dijital iletişim de buna eşlik ediyor.
Son sayıdan itibaren kendime dedim ki: "Tüm editöryal tasarım trendlerine lanet olsun." Pek çok dergideki minimalist görünüme ve eski punk zine'leri gibi zine yapmaya çalışmayı da bıraktım. 2026'dayız!!! Evrilmeliyiz! Bir zine renkli olabilir ve geleneğe bu kadar bağlı kalmak zorunda değil. SAYI #6 için, gerçekten kendi çalışmalarımı her sayfanın içine karıştırmaya çalıştım ve her biri farklı. Net ve yapılandırılmış olması gereken tek şey metindi. Bu çok iş gerektiriyor ve süreç diğer şeylerden çok daha uzun ama zine'i ikimiz için bu kadar kişisel kılan şey bu bence.
Zine Eylül'de 4 yaşını dolduruyor!!! Harika bir yolculuktu ve çok evrim geçirdik. İlk sayı katlanmış bir A3'tü, şimdi 11 farklı editöryal projemiz var. Luca ve ben o zamanlar birbirimizi pek tanımıyorduk bile; İtalya'daki bazı aynı konserlere gidiyorduk. Şimdi her gün zine'ler ve hardcore hakkında konuşuyoruz; bir gün DYC hakkında konuşmazsak üzülüyoruz. Gerçekten hiç durmuyoruz. Zine'in bu kadar hızlı büyümesi için inanılmaz bir adanmışlık gerekiyor, Luca her ay zine'leri farklı etkinliklere ve konserlere götürmek için yüzlerce kilometre yol gidiyor; ben de boş zamanımın çoğunu zine ve ilgili projeler üzerinde çalışarak harcıyorum. Yaptığımız her şey zine için. Körü körüne koyduğumuz yatırım bir süreliğine sürekli üstümüzde ağır bir yük oluyor ama tek bir hedefimiz var: insanların kendilerini görülmüş hissetmesini sağlamak. DYC'nin insanların hardcore'a sağlıklı bir şekilde yaklaşabilecekleri ya da onunla birlikte büyüyebilecekleri bir yer olmasını istiyoruz. Sanatçıların görülmesini istiyorum; projelerimizden birine katılan herkesin, birinin çalışmalarını görüp "Ondan bir şey almalıyım" diyebileceği bir yer olsun istiyorum. Çünkü bugün olduğum her şeyi hardcore yaptı, bu yüzden bir şeyleri geri verebilmek istiyorum.
Aylık bültenimiz şimdiye kadarki en gurur duyduğum çalışma, İtalya'da olup biten her şeye (tabii her şey değil) ve herkesin farkında olması gereken harika insanlara ve projelere ışık tutuyor. Her sayıdaki ARTCORE bölümümüz, bazen yalnızca küçük bir itmeye ve kendini ifade edecek bir yere ihtiyaç duyan inanılmaz yetenekleri sergiliyor. Yardım amaçlı zine'lerimiz, hardcore'un sadece konserlerde eğlenmek, mosh yapmak, havalı merch sahibi olmakla ilgili olmadığını gösteriyor. Bir mesaj iletmekle ilgili, bahsettiğim o öfkeyi aktarmakla ilgili. Hardcore, adaletsizliğe, baskıya, faşizme, siyonizme, tiranlığa karşı savaşmaktır. Sesini çıkaramayanlar adına konuşmaktır. Bunların hepsini yapmaya devam etmek istiyoruz. Ve ne kadar büyük olursak, o kadar yüksek sesle konuşabiliriz.

Yeraltı sahnesi için üretmek ile daha geniş bir kitle için üretmek arasında bir fark hissediyor musun? Bu iki dünya arasında bilinçli bir çizgi çiziyor musun?
Kesinlikle fark hissediyorum. Ama bence bunu önlemek mümkün değil. Özellikle şu sıralar insanlar yeraltı fikrine bu kadar çekiliyorken. Bu her zaman böyleydi! Sadece markaların ilgisini çekecek kadar havalı değildi. O yüzden, daha geniş bir kitleye ulaşmaktan mutlu olsam da, çevremin dışındaki insanların kimi takip ettiklerini ve neyi temsil ettiğimi bilmelerini istiyorum. Yaptığım şeyi inançlarım nedeniyle yapıyorum; bunların ilgilenen herkeste yankı bulmasını önemsiyorum. Şimdi sosyal medyayı gündeme getiriyorum, özellikle Instagram'ı, çünkü çalışmalarımı ağırlıklı olarak orada paylaşıyorum, tıpkı çoğumuz gibi. Ve sosyal medya, çizdiğin herhangi bir çizgiyi umursamıyor. Açıklamaya "Bu benim sahnem içindir ve yalnızca sahnem için, çekil karşımdan" yazsan kimse umursamaz ve Şeytan Algoritması seni keşfet sayfasında diğer herkesle birlikte öne çıkarmaya devam eder. Bu berbat ama böyle.
Yani çizgiyi çizmek çok zor. Şu an bana, benimle gerçekten örtüşmeyen şeylere hayır diyecek kadar özgürlük tanıyan bir 9-5 işim var ama tam zamanlı sanatçı olmayı istersem (ve muhtemelen isteyeceğim)... bazı ödünler vermek zorunda kalacağım. Geçen dönemde bazı markalarla çalıştım ve sonunda senin neyi temsil ettiğini umursamadıkları anlaşılıyor. Çalışmaların bir an önce hazır olması lazım, havalı ve trend olması lazım. Sanat işi böyle işliyor galiba. Evet, hâlâ beğendiğim şeyleri yapıyorum ama bu, faturayı ödeyebilecek türden bir para olabilir. O durumda, kendim için çizgiyi çizeceğim, DIY için olanı ve dış dünyaya ait olanı :)

İçeriklerin çok hızlı tüketildiği günümüz görsel kültüründe, senin daha yavaş ve daha fiziksel üretim anlayışın nasıl karşılık buluyor?
Daha yavaş olarak algılandığımı duymak çok rahatlatıcı hahah! Gerçekten, her zaman geride kaldığımı ve daha fazla şey yapmam gerektiğimi düşünürüm... ama bunlar için zaman lazım! İstediğim gibi bir zine yapmak için gerçekten %100'ümü vermeliyim, yoksa zaman ve para boşa gider. Ayrıca... bana ya da Luca'ya durmaksızın yayın yapmamız için para veren yok! Bizim için değeri olan ürünler yaratmak istiyoruz. Zine yayınımız çok tutarsız, çünkü materyal toplamak için ve daha sonra onları taşımak için uygun alana ihtiyacımız var. Hâlâ son 3 sayının tamamını satıyoruz, bu yüzden bir noktada kendimize dedik ki: "Neden koşuyoruz?" Yine, DYC sevdiğimiz için var ve kendimiz için, insanlar için yapıyoruz. Para için değil. Bu konuyu alandaki arkadaşlarımızla hep konuşuruz. Kimse peşinde değil; içeriği önemseyen insanlar, 10 sayfalık bir zine için bile ne kadar emek gerektiğini biliyor. Ayrıca çoğu zaman bir zine'i değerli kılan şey, onu birlikte yaptığın insanlardır :)

Cevapların için çok teşekkür ederiz! Şu an seni heyecanlandıran bir proje, fikir ya da plan var mı? Ve son olarak, bu röportajın okuyucularına söylemek istediğin bir şey var mı?
Bana bu fırsatı verdiğin için yeniden teşekkürler ve uzunluk ile buradaki şuradaki sapmalar için özür dilerim heheh. Perde arkasında her zaman projeler pişiyor! Haziran'da kısa bir hikâye çizgi romanı geliyor! İlk denemem bu; sıfırdan yüze getirmiş olmaktan bile çok mutlu ve gururluyum. Teknoloji, doğa ve insan açgözlülüğü hakkında. DYC SAYI #7 Eylül'de çıkıyor, henüz hayata geçirmem gereken yeni bir görsel kimlikle; ama siber punk teması her zaman orada olacak! Ve sonra tabii büyük bir şey; illüstratör kariyerimi tam zamanlı olarak sürdürmeye çalışmak... Bunu yapmak için garip bir zaman gibi hissettiriyor ama riski alıp denemek istiyorum!!!
Son bir şey söyleyeyim: Hardcore müziği eğlendiği, mosh yaptığı, havalı göründüğü için değil, kişisel olarak büyüyebileceğin, kendi yolunu bulman için kendine yardım edebileceğin ve başkalarına da yardım edebileceğin bir yer olabileceği için benimseyebilirsiniz. Dünyada neler olduğunu önemseyin; mesajları, öfkeyi, umudu paylaşmak için müziği kullanın. Neyin yanlış olduğunu göstermek için, sadece bir kişiye bile yardımcı olmak için neler yapabileceğini göstermek için sanatı kullanın. Turist olmayın, oradaki insanları ve inançlarını önemseyip saygı gösterin. Yerel konserlere gidin, merch satın alın, bir bira yerine bir zine satın alın.
Her zaman ve sonsuza dek özgür Filistin, İran ve Sudan; siyonizm kahrolsun, Trump ve faşistler kahrolsun; homolezbotransfobi ile savaşın ve bizim yerimize karar verebileceğini düşünen herkese ölüm.



