
ANGER BUT MAKE IT SLAY: Paris’ten Spiruline ile Dayanışma, Sahne ve Politika
Spiruline ile Paris sahnesinden farklı şehirlere uzanan bir sohbet yaptık; DIY, riot grrrl enerjisi ve hardcore sahneleri içinde görünürlük mücadelesini ve güvenli alanlar yaratmayı konuştuk.
Yollarımız Ekim ayında Paris’te kesişti. Grubun bazı üyelerinin de parçası olduğu Les Murènes kolektifi ve bir diğer harika kolektif olan Mala Fama sayesinde, “Antipode”’un Paris lansman konseri gerçekleşti ve gerçekten inanılmaz bir şeye dönüştü. Aynı dönemde Paris’te birkaç gün daha kalma ve Spiruline’ı tamamen farklı bir mekânda ve bağlamda sahnede izleme şansım oldu. Sahneki duruşları, güçleri ve o finger-snap-filled enerjileriiii.. İnanılmaz derecede iyi bir konserdi! Bu röportaj da tam olarak o deneyimin yarattığı heyecanın bir devamı olarak gerçekleşti.
Merhabaa! Bu röportaja zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Başlangıç olarak, Spiruline’ın nasıl bir araya geldiğinden biraz bahsedebilir misiniz? Klişe bir soru olarak: neden “Spiruline”? :) Paris gibi yoğun bir şehirde sizi bir araya getiren enerjiyi nasıl tarif edersiniz? İsmin arkasında sembolik ya da politik bir anlam var mı?
Freda ve Ida, 2022 yılında Paris’te konserlere gidip DIY konserler organize ederken tanıştı. Konserlerden birinde, özellikle sahnede neredeyse hiç kadın olmayan bir programdan sonra, bir grup kurma fikri ortaya atıldı ve her şey o anda gelişti! İlk konserimizi Nisan 2023’te verdik. Grup kadrosu yıllar içinde değişti; ilk gitarist projeye çok motive olmadığı için kısa sürede ayrıldı ve onun yerini, daha önce başka gruplardan tanıdığımız ve daha hardcore/metalcore bir projede yer almak için can atan Titouan aldı. Davulcu Marec ise, ilk davulcumuzla yollarımızı ayırdıktan sonra daha yakın bir zamanda gruba katıldı. Ortak bir arkadaşımız aracılığıyla tanıştık; bize onu önerdi ama zaten diğer gruplarından da tanıyorduk. Grubun mümkün olduğunca çok kadından oluşmasını istediğimiz için, kimseyi bulamadığımızdan ötürü ikisi de başlangıçta geçici olarak dahil oldu; fakat politik ve müzikal olarak o kadar iyi anlaştık ve o kadar uyumlu olduk ki, bu şekilde devam etmek çok doğal geldi hahaha.
Paris sahnesi aslında oldukça aktif ve canlı; sürekli yeni gruplar kuruluyor, pek çok insan sürece dahil oluyor. Tabii ki bolca çekişme ve drama da var ama yine de tutkuyla bir şeyler inşa etmek isteyen insanları bir araya getiriyor ve bu çok özel bir enerji yaratıyor.
Spiruline ismini seçmek biraz zaman aldı hahaha. Aslında doğrudan politik bir anlamı yok. Deniz estetiğini sevdiğimiz için, eğlenceli, akılda kalıcı ve farklı dillere kolayca uyarlanabilen bir isim olmasını istedik. Aynı zamanda spirulina, demir ve vitamin açısından zengin olduğu için besin takviyesi olarak tüketilen bir mikroalg; bu da vegan/vejetaryen olmaya küçük bir gönderme niteliğinde. Yani aynı zamanda enerjik bir isim diyebiliriz.
Yalan yok, spirulina en sevdiğimiz takviyelerden biri hahaha.
Müziğinizde hardcore, metalcore ve riot grrrl etkilerini aynı anda duyabiliyorum (en azından benim için :). Bu farklı kökleri bireysel olarak nerelerden taşıyorsunuz? Paris dışındaki hangi albümler, sahneler ya da müzik akımları sizi en çok şekillendirdi?
Evet, haklısın bunlar kesinlikle bizim etkilerimiz! :) Müzikal etkiler ve pratikler açısından hepimiz oldukça farklı ve çeşitli arka planlardan geliyoruz; sanırım herkes bu projeye kendinden bir parça kattı.
Ida: 12–13 yaşlarındayken Sex Pistols, The Libertines ve Starshooter gibi bazı eski okul Fransız punk gruplarını çok dinlerdim. Babam beni punk’la tanıştırdı; ayrıca yaşadığım yere yakın, parlak street punk stiline sahip, çivili ceketler giyen, çılgın ve rengârenk mohawk’ları olan bazı punkların orada yaşaması merakımı daha da artırmıştı. Biraz Rage Against the Machine ve bazı metal gruplarını dinledikten sonra, özellikle daha modern ve “mainstream” sayılabilecek metalcore gruplarına iyice sardım; BMTH, Architects, Parkway Drive gibi. Punk ve hardcore sahnesinin içine gerçekten girmem ise Covid’den sonra oldu; maalesef kriz patlamadan hemen önce daha yeni yeni adım atabilmiştim. Ama kendini mod olarak tanımlayabileceğim bir babayla ve müziği çok seven bir anneyle büyüdüğüm için; soul, 60’lar ve 70’ler rock’ı, punk ve biraz da Avrupa klasik müziğiyle iç içe büyüdüm. Zaten bas gitarı elime almadan önce birkaç enstrüman çalmış ve şan eğitimi almıştım; Spiruline’a başlamadan sadece birkaç ay önce bas gitara geçtim. Sanırım hâlâ bu etkileri taşıyorum. Hardcore sahnesini keşfetmiş olmaktan mutluyum; çünkü müzikal olarak sevdiklerimle, müziğin ve sanatın bir değişim aracı olarak kullanılması gerektiği fikrini güzel bir şekilde bir araya getiriyor, tabii ki kusursuz olmaktan çok uzak olsa bile.
Titouan: Metal ile ilk tanışmam yaklaşık on yaşlarındayken, okul servisinde komşularımın eski bir MP3 çalarından dinlediğim 2000’ler grupları sayesinde oldu ve bu gerçekten aklımı başımdan aldı (SOAD, Nightwish, Metallica, Megadeth, Dark Tranquillity…). James Hetfield’ın ritmik gitar çalımıyla Kirk Hammett’ın lead gitar tarzının birleşimi o dönem beni tamamen takıntılı hâle getirmişti. Göteborg Melodik Death Metal sahnesinden (DT, At the Gates, In Flames…) gelen tüm o riff’ler ve black metalin görsel dünyası (Immortal…) derken gitar çalmaya başladım! Daha “modern” tarafta ise aynı yıllarda Linkin Park’ın Hybrid Theory albümünü, Muse’un Absolution’ını ve Nirvana’nın tüm diskografisini keşfettim.
Hepsi bir araya gelince; yüksek gain’li, drop akortlu ağır gitarlar ve scream vokaller (Linkin Park), Bellamy’nin melodik yaklaşımı ve Nirvana’nın umursamaz enerjisi beni “core” evreninin tamamına sürükledi. Ergenlik yıllarımdan itibaren metalcore, deathcore ve biraz da hardcore’a tamamen takıntılı hâle geldim. Hardcore’a ise esas olarak daha sonraki, yakın yıllarda daha çok daldım. Sahne açısından o dönem Asya’da yaşıyordum; Bangkok ve Singapur’da bazı Amerikan ve Avustralyalı gruplar turneye geliyordu ve katıldığım ilk konserler de oradaydı. Gittiğim ilk hardcore konserlerinde yaklaşık 15 yaşındaydım; This Is Hell ve 50 Lions (Parkway Drive’dan Winston’ın kardeşinin grubu) ile ex-A Town in Fear (sonradan adı Tariot oldu) gibi yerel grupları izledim. Canlı performanslardaki o enerjiye, ağır ve groove’lu riff’lere âşık oldum.
Daha sonra eğitim için Fransa’ya taşındım, modern bir HC grubuna vokalist olarak girdim (Raise The Mercury) ve ardından Paris’in aktivist punk sahnesinde bir punk grubunda çaldım. Bu süreçte Ida ve Freda ile tanıştım ve Spiruline maceram böyle başladı. Gençlik yıllarımın ve daha yakın dönemdeki tüm bu etkileri, bugün kızlarla birlikte yazdığımız parçalarda gitar çalımımda ve düzenlemelerde birbirine karışıyor.
Freda: Paris’in uzak banliyölerinde büyürken, etrafımda “alternatif” ya da rock müzik dinleyen pek kimse yoktu. Bu müzikleri lisede YouTube üzerinden, Nirvana, Red Hot Chili Peppers ya da System of a Down gibi gruplarla kendi kendime keşfettim; yeni gruplar bulmak için onlarla ilgili tüm Wikipedia sayfalarını okuyordum. Üniversitenin ilk yılında metalci arkadaşlarla tanışmaya başladım. Onlar beni hâlâ çok sevdiğim Gojira, Death ya da Sepultura gibi gruplarla tanıştırdı ve bu “sert müzik” sahnelerinin içine çekti. O yıl ilk metal festivalime gittim; Slayer gibi efsanevi grupları canlı izledim ve Code Orange sayesinde hardcore’u keşfettim.
Aynı dönemde çok fazla rave ve free party’ye de gitmeye başladım; elektronik müziği, özellikle de Fransız rap’i ile gabber’ı birleştiren sanatçıları destekleyen Parisli Casual Gabberz label’ı sayesinde hardcore techno’yu keşfettim. Bu aynı zamanda protestolara katılmaya, feminist ve anti-faşist aktivizmin içinde yer almaya başladığım zamandı (öğrencilik hâlleri hahaha). Orada DIY punk ve hardcore sahnesini keşfettim. Hemen daha fazlasını öğrenmek ve bu sahnenin bir parçası olmak istedim. Aşırı sağcı müzisyenlerin ve tacizcilerin hesap vermediği, apolitik metal sahnesinden biraz bıkmıştım. Politik angajmanı hayatımda giderek daha fazla yer kaplayan punk ve hardcore’un; metalin yoğunluğu ve free party’lerde bulabileceğin DIY zihniyetiyle birleşmesi benim için ilk görüşte aşktı.
G.L.O.S.S, Lyon’dan Litige (punk grubu) ya da Mortality Rate gibi gruplar ilk favorilerimdi. Spiruline benim ilk grubum.
Marec: Babamın CD’leriyle büyüdüm; çoğunlukla rock ağırlıklıydılar ama bazıları benim için gerçekten çok belirleyiciydi. Özellikle Nirvana’nın Nevermind’ı ve White Stripes’ın Elephant albümü. O dönem onları o kadar çok dinledim ki, kelimenin tam anlamıyla ilk çocukluk anılarım oldular ve müzik zevkimi uzun yıllar boyunca şekillendirdiler: saf enerji, kalın bir ses, aşırı doygun gitarlar ve oldukça kendine has bir vokal tarzı.
Büyürken bunu arkadaşlarımla pek paylaşma şansım olmadı; onlar daha çok “sıkıcı elektronik müzik” dinliyordu (burada konuşan 12 yaşındaki ben hahaha). Ama çocukken sınırlar çizmek zorundasın, ben de birkaç yıl boyunca David Guetta / LMFAO dinleyen “sıradan” birine dönüştüm. Sonrasında Skrillex’i keşfettim; brutal sound’u, garip ritimleri ve KoRn ile yaptığı bazı işbirlikleri benim için tam bir şoktu ve beni metal müziğe itti. Bu da beni müzikal köklerimle yeniden buluşturdu: tuhaf atmosferler ve ağır gitarlar. Yine de kendimi hiçbir zaman “metalci” olarak tanımlamadım.
20’li yaşlarımın başında katıldığım ilk grup punk/garage karışımıydı ve hayatımı değiştiren bir deneyim oldu. Kendimi Paris punk sahnesinin içine attım; neredeyse iki yıl boyunca durmadan haftada 2–3 konsere gittim. Şimdi ailem olarak gördüğüm, inanılmaz derecede kapsayıcı insanlarla tanıştım. O dönem benim için bir tür güvenli alan gibiydi; taşıdığım yapaylıkları bırakabildiğim ve sadece kendim olarak bir şeyin parçası olabildiğimi fark ettiğim bir yerdi.
“Zengin ve elitist” bir çevreden geliyorum (hiçbir zaman uyum sağlayamadığım bir çevre); politikadan pek konuşulmazdı. Punk sahnesi sayesinde yoksulluk, ırkçılık, queer bireyler, sistematik baskılar ve daha önce hiç deneyimlemediğim gündelik hayat mücadeleleri hakkında çok şey öğrendim; bu da beni politik olarak öfkelendirdi. Birçok grupta çalmaya başladım, özellikle punk projelerinde yer aldım ve hayatımı müzik etrafında kurmaya karar verdim. Bu da beni, müzik olmasaydı asla gitmeyeceğim yerlere götürdü. Spiruline ile tanışmamız da böyle oldu; o sırada aslında sadece 3 konser için buradaydım ama müzikal ve politik olarak çok güçlü bir uyum yakaladık ve işte şimdi buradayız.

Grubun politik ve estetik hattı nasıl şekillendi? Sahnedeki öfkenin arkasında aynı zamanda bir toplumsal analiz ve dayanışma duygusu var. Bu yönü kolektif olarak nasıl tanımlıyorsunuz?
Bizim için grup, en az müzikal olduğu kadar politik bir proje. Her şey, sahnede ve genel olarak toplumda kadınlar olarak yaşadığımız şeylerden bıkmış olmamızla başladı; bu yüzden sözlerimizin büyük bir kısmı bu deneyimler etrafında dönüyor (gündelik hayatta bunları belki daha uzun ve detaylı anlatırız ama şarkılarda daha kısa, daha sivri ve biraz daha sassy bir dille hahaha). Bu konular bizim için ana başlıklar çünkü seksizm, mizojini ve homofobi Fransız kültüründe son derece yaygın ve her an karşımıza çıkan deneyimler. Elbette bu politik duruşları ve fikirleri de sözlerde ifade etmeye çalışıyoruz; zaten bu başlıkların çoğu birbiriyle iç içe.
Ama daha da önemlisi, söylediklerimizi hayata geçirmeye çalışıyoruz: dayanışma konserlerinde çalmak, bazen bunları kendimiz organize etmek, başka gruplar ve sahnelerle bağ kurmak, merch’lerimizi mümkün olduğunca etik yollarla üretmek, dayanışma projelerine katılmak gibi. Bunların dünyayı değiştirmeyeceğini biliyoruz ama en azından yapabileceğimiz bu ve yazdığımız sözlere rağmen hiçbir şey yapmamak bize hiç mantıklı gelmezdi. Sahip olduğumuz o küçücük görünürlüğü, bizim için önemli olan ve yeterince konuşulmayan konuları gündeme getirmek için kullanıyoruz ve bunu elimizden geldiğince değiştirmeye çalışıyoruz.
Bu Spiruline’ın görsel estetiğinde çok net hissettiğimiz bir şey! Logo, afişler, fotoğraflar… Hepsi çok keskin ve ayırt edici. Bu estetik çizgiyi neler besliyor? Görsel kimliğinizi şekillendiren belirli bir sanatçı ya da tasarımcı var mı?
Çok teşekkürler!! Zaman içinde farklı insanlarla çalıştık ve özellikle başlarda bazı işleri kendimiz de yaptık (ilk logo, EP artwork’ü gibi). Daha güncel işler Ozan (@wretched_visuals) tarafından yapıldı, muhtemelen sen de fark etmişsindir hahaha, fotoğraflarımızın büyük bir kısmı ise Paris’ten harika bir fotoğrafçı ve görsel sanatçı olan Melisa (@harshivvv) tarafından çekildi.
Belirli bir sanatçıdan doğrudan etkilenmiyoruz ama peşinden gittiğimiz vibe, riot grrrl / girl gang estetiğinden; Japon sukeban çetelerinden ve “pinky violence” filmlerinden ciddi şekilde besleniyor. Enerjik, badass bir şey hedefliyoruz ama “girly” estetiği de feda etmek istemiyoruz; çünkü bundan utanmamıza gerek yok ve kimsenin bakışına göre şekillenmek zorunda da değiliz. Öfke var ama şık olsun. Anger but make it slay <3

Şarkı sözlerinizde öfke, direniş, kadın/queer görünürlüğü, politik baskı ve kişisel krizler sıkça yer alıyor. Grubun içinde söz yazım süreci nasıl işliyor? Kolektif mi başlıyor, yoksa bireysel bir ifade olarak mı ortaya çıkıyor?
Mevcut şarkılarımızın sözlerinin büyük kısmı, çok da fazla düşünmeden, bir anda gelen öfke patlamaları ya da başka güçlü duygular sırasında bireysel olarak yazıldı; bir tür dışavurum alanı gibiydi. Biraz da oyunbazlık ve provokasyon var tabii hahaha. Ida ve Freda’nın belli dönemlerde yazdığı ve şarkılarda kullanmak istediği sözler vardı. Sonrasında bunları birlikte elden geçirip daha tutarlı hâle getiriyor, kafiyelerini ve müzikle uyumunu sağlıyorduk.
Bazen birimizin aklında ritmik ya da melodik bir fikirle birlikte sözler oluyor ve onun etrafında bir şarkı oluşturmaya çalışıyoruz. Mesela Mosquito’da, sözler yazılırken Titouan gitar riff’inin bir sivrisineğin “zzzzzz” sesi gibi tekrar eden ve neredeyse sinir bozucu olmasını hayal ediyordu. Punk b4 School’un başlangıcı da benzer bir süreçten çıktı. Günümüzde ise sözleri yazdığımız müzikle daha paralel üretmeye çalışıyoruz; sadece “uydurmak” değil, gerçekten birbirini beslemesini istiyoruz. Konuları birlikte düşünüyoruz, bazen buraya bir kelime, şuraya bir punchline ekliyoruz.
İçeriden biri olarak Paris hardcore sahnesini nasıl tanımlarsınız? Banliyöler, göçmen topluluklar, politik atmosfer ve gençlik kültürü sahneyi nasıl şekillendiriyor? Paris sahnesi sizi mutlu ediyor mu, yoksa eleştirileriniz de var mı?
Paris hardcore sahnesi… bir tuhaf diyelim hahaha. Açıkçası bize karşı pek kucaklayıcı olmadı; bizi gerçekten sahiplenen ve konserlere çağıran daha çok punk sahnesi oldu (nedense bu iki sahneyi kesin çizgilerle ayırmakta ısrar eden çok insan var, ki bu bize hiç mantıklı gelmiyor). Fransız kültürü, kendini ne kadar “medeni” ve “insan haklarının ülkesi” olarak sunsa da, çok güçlü ve sinsi bir mizojini ve LGBTQ+ karşıtlığı barındırıyor; bu belki ırkçılık kadar açık görünmüyor ama bir o kadar yaygın. Ne yazık ki bu sahneler de istisna değil.
Ayrıca Fransa’nın kuzeyinde (Paris dâhil) negatif hardcore ve beatdown’ın çok baskın bir etkisi var; bu da depolitize olmuş, klikleşmiş bir erkekler kulübü atmosferi yaratıyor. Bu yüzden bizim gibi estetiği ve mesajı olan grupların, organizatörlerden destek görmesi oldukça zor olabiliyor. Hatta sahnenin daha solcu kanatlarından bile sorun yaşadık. Genelde müziğin “kalitesiyle” ilgili bahaneler öne sürülüyor ama bunun samimi olup olmadığını anlamak zor değil. Paris’te tam anlamıyla hardcore ağırlıklı line-up’larda çalmak istediğimizde çoğunlukla kendi konserlerimizi kendimiz organize etmek zorunda kaldık.
Yine de dürüst olmak gerekirse, son zamanlarda durum gerçekten daha iyiye gidiyor. Başka şehirlerden ve sahnelerden gördüğümüz destek inanılmaz ve bizi çok duygulandırıyor. Paris genelde zengin, burjuva bir şehir olarak algılanır -ki bu doğru- ama aynı zamanda, özellikle banliyölerinde, sık sık göz ardı edilen çok güçlü bir işçi sınıfı geçmişi de var. Bu tarih, punk ve hardcore dâhil olmak üzere birçok altkültürün yeşerdiği alanları şekillendirdi. Ne yazık ki soylulaştırma ve muhafazakâr (hatta düpedüz faşist) politikaların yükselişi, bu sahnelerin varlığını giderek zorlaştırıyor; La Miroiterie gibi, Ménilmontant bölgesinde efsanevi konserlere ev sahipliği yapmış tarihî squat’ların bile kapanmasına yol açtı. Buna rağmen, Covid sonrası sahne bir şekilde yeniden canlandı; Paris’te ve Montreuil gibi yakın banliyö şehirlerinde neredeyse her gün konser oluyor.
Spiruline için hangi mekânlar en çok “ev gibi” hissettiriyor? Mekân politikalarının müziğinizi etkilediğini düşünüyor musunuz? Sizi görmek için belirli ve sınırlı alanlar mı var, yoksa bir gün bir squat’ta, ertesi gün başka büyük bir mekanda/sahnede de görebilir miyiz? Nerede çalacağınıza karar verirken kriterleriniz neler?
Bu grup bizi gerçekten inanılmaz ve beklemediğimiz yerlere götürdü hahaha. Bizim için squat’larda çalmak en çok “evde” hissettiğimiz anlar; belirli bir squat’ı öne çıkarmak zor ama en güçlü anılarımızı orada biriktiriyoruz ve en harika insanlarla da oralarda tanışıyoruz.
Mekân politikaları müziğimizi doğrudan etkilemiyor ama nerede konser organize edeceğimiz ya da nerede çalacağımız konusunda kesinlikle etkili. Gruplara saygı duymayan, booking’i aşırı pahalı olan, gerici yapılarla bağlantılı, özellikle de ekip tarafından gerçekleştirilmiş ya da görmezden gelinmiş cinsel şiddet geçmişi olan ya da asla kabul edemeyeceğimiz görüşler ifade etmiş mekânlardan mümkün olduğunca uzak duruyoruz. Tabii her zaman her şeyin farkında olamayabiliyoruz, kusursuz bir sicilimiz olduğunu iddia etmiyoruz ama elimizden geleni yapıyoruz.
Bunun dışında squat’ta da çalmaktan, “büyük” ve profesyonel sahnelerde ya da sosyal merkezlerde çalmaktan da aynı derecede mutluyuz; mekân koşulları ne olursa olsun elimizden geleni yapıyoruz hahaha. Farklı bağlamlarda ve farklı dinleyici kitlelerine ulaşmanın önemli olduğunu düşünüyoruz, tabii projemizle çelişmediği sürece. Paris’te queer, kadın ve non-binary müzisyenlerin görünürlüğünün arttığı söyleniyor.

Ben sizinle ilk kez bir squat’ta tanıştım, bir gün sonra ise çok daha büyük bir mekanda sahnede gördüm. İki konser de inanılmazdı; çünkü Spiruline enerjisi bulunduğu her yerde iz bırakıyor, ister organizasyon olsun (Les Murènes <3), ister konserin kendisi. Bu gerçekten çok etkileyiciydi!
Peki sizce bu artış sahnenin enerjisini ve estetiğini nasıl dönüştürdü? Güvenli alan pratiklerinin ne kadar etkili olduğunu düşünüyorsunuz?
Hardcore söz konusu olduğunda bu çok yavaş ilerleyen bir süreç. Bildiğimiz kadarıyla Fransa’da kadınların yer aldığı hardcore grup sayısı 10’dan az (hatta ikisinde aynı kadın var lol). Punk’ta ise durum farklı; kodlara, belirli bir şekilde sound vermeye ya da aşırı teknik olmaya daha az odaklanılıyor gibi geliyor. Belki de kadınlar ve queer bireyler punk’ta kendilerini ifade ederken hardcore’a kıyasla daha rahat hissediyor, ama bu sadece bir varsayım. Riot grrrl gibi hareketlerin sahnenin tarihinde yer alması da ilişki kurmayı kolaylaştırıyor olabilir.
Ayrıca Salut les Zikettes kolektifine de mutlaka kredi vermek gerekiyor; kadınlar ve queer bireyler için, hiç ya da çok az müzik deneyimi olan ama bir grup kurmak isteyenlere yönelik atölyeler düzenliyorlar. Bu atölyeler her yaştan pek çok grubun doğmasına yardımcı oldu ki, kendimizi ne kadar uzun süre sansürleyebildiğimizi ya da sansürlendiğimizi düşünürsek bu gerçekten çok değerli. Hatta bu atölyelerden çıkan grupların yer aldığı çok güzel bir derleme albüm bile yayınladılar! Les Murènes gibi kolektiflerin, hâlihazırda var olan kadın ve queer gruplara görünürlük kazandırma çabaları da bu sürecin bir parçası.
Ancak mekânların güvenlik konusundaki çabalarının yeterli olup olmadığı konusunda emin değiliz. Cinsel şiddet ve ırkçılık, özellikle bunu yapan kişi mekânın ya da organizatörün “arkadaşı”ysa, çoğu zaman görmezden geliniyor ve yeterince ciddiye alınmıyor lol. Bazı adımlar atılıyor ama “gerçekten güvenli” bir noktaya gelindiğini düşünmüyoruz. Zaten %100 güvenli olmak imkânsız ama şu an o noktadan hâlâ çok uzağız.
Paris sahnesi sık sık Londra, Berlin, Brüksel gibi şehirlerle etkileşim hâlinde. Sizce Paris hardcore sahnesini bu diğer sahnelerden ayıran şey ne?
Bizim özelimizde, Brüksel, Berlin ya da Londra’da henüz çalmadık (şimdilik Mayıs’ta UK turu var!) ama İspanya, İsviçre, Almanya, Hollanda’da çaldık; yakında da İtalya’ya gidiyoruz. Kendi deneyimlerimizden yola çıkarak aklımıza ilk gelen şey şu: şu ana kadar gördüğümüz kadarıyla, diğer büyük şehirlerin hardcore sahneleri bizimki gibi “dar kafalı kodların dışına çıkan” projelere çok daha açık hahaha. Paris’te özellikle hardcore organizasyonları bizi neredeyse hiç konserlere çağırmıyor ve sahnenin bir parçası olarak görmüyor; oysa bizi duyduklarını, grubun büyüdüğünü ve yeni yerlere ulaştığını biliyorlar. Avrupa genelinde bağlantı kurduğumuz insanlarla çok mutluyuz ve Paris’in kendi içine kapalı hardcore erkek kulüplerine kafayı takmamaya çalışıyoruz…
Paris aynı zamanda grup ve organizatör açısından da aşırı doygun bir şehir; bu da bazen sanatsal yönelimlere ve “uyumlu” bir line-up oluşturmaya gereğinden fazla odaklanılmasına yol açıyor. Bu durum yeni gruplara ya da türler arasında kalan projelere daha az alan bırakıyor. Belki de daha “küçük” sahnelerde bu konulara daha az takılıyorlardır; çünkü bu kadar çok grup arasından seçme lüksleri yok.

Paris dışındaki dinleyici kitlesi nasıl? Beklemediğiniz şekilde kendinizi daha “evde” hissettiğiniz şehirler oldu mu?
Oldu, hem de gerçekten! Örneğin İsviçre ve Almanya sahneleri bize karşı inanılmaz derecede kucaklayıcıydı. Köln’de çaldığımız bir konser, yaşadığımız en harika konser deneyimlerinden biriydi. Çaldığımız hiçbir yerde gerçekten kötü bir deneyim yaşamadık ama Almanya ve İsviçre’deki hardcore sahnelerinde, Fransa’ya kıyasla çok daha hızlı ve kolay kabul gördüğümüz doğru. Bu iki ülkede saf hardcore konserlerine ve festivallere çok çabuk davet edildik; Fransa’da ise bu biraz daha zaman aldı. Gerçi son aylarda ve özellikle önümüzdeki dönemde işler bizim için daha iyiye gitmeye başladı.
Fransa’nın güneyindeki sahneler (Bordeaux, Toulouse gibi) de çok güzel. Geçen yaz Hossegor’da (Güney Atlantik kıyısı) inanılmaz bir konser çaldık ve insanlar yaptığımız şeyi gerçekten sevdi. Bence Fransa’nın güneyindeki insanlar konserlerde eğlendiklerini göstermeye daha az çekiniyor; Parisliler gibi “right clique”e ait olabilmek için kendilerini bu kadar ciddiye almıyorlar. Şu ana kadar gittiğimiz Avrupa ülkelerinde çok sıcak karşılandık ve bu yıl ulaşacağımız yeni ülkeleri (İtalya, Birleşik Krallık ve belki daha fazlası…?) sabırsızlıkla bekliyoruz.
Sahnede güçlü bir kolektif mücadele ve dayanışma hissi var. Güvenlik, görünürlük, karşılıklı saygı… Bu alanları korumak için ne gibi önlemler alıyorsunuz? Özellikle hardcore sahnesinde, mosh pit kültürü vb. bağlamında sizin için “güvenli alan” yaratmak ne anlama geliyor?
Kendi aramızda bu değerler her birimiz için çok doğal; tabii ki kusursuz değiliz ama Spiruline’ı hem üyeleri hem de temas ettiği herkes için mümkün olan en güvenli alan hâline getirmek konusunda her zaman çok dikkatliyiz. Konserlerde, arkadaşlarımızın konserlerinde, dinleyiciyle, diğer gruplarla, organizasyonlarla olan ilişkilerimizde de aynı şekilde kendimiz olarak kalıyor, değerlerimize sıkı sıkıya tutunuyor ve herkes için güvenli bir alanın sağlandığından emin olmaya çalışıyoruz. Bir sorun ya da olay ortaya çıktığında, setin ortasında duraklamak ya da gerekirse konseri iptal etmek pahasına bile olsa, bunu konuşmaktan ve müdahale etmekten çekinmiyoruz.
Bu aynı zamanda uzun vadeli bir süreç: sahnede neler olup bittiğinden haberdar olmak, meseleler ortaya çıktıkça ele almak ve bu alanlarda toksik davranışların ya da sağlıksız güç ilişkilerinin kök salmasına izin vermemek.
Peki şuanda belli olan gelecek planlarınız var mı? Yeni kayıtlar, turlar, yaklaşan projeler?
Evet!!! Mart/Nisan 2026 civarında yayınlamayı planladığımız yeni bir EP üzerinde çalışıyoruz. Mayıs ayına kadar sürecek çok iyi turlarımız ve katılacağımız festivaller var; bunların arasında arkadaşlarımız Passed Out ile yapacağımız bir UK turnesi de yer alıyor. Ayrıca üretmeye, organize etmeye ve yeni fikirler bulmaya devam ediyoruz hehe.
Çok güzel, aşırı heyecan verici! Bu röportaj için çok teşekkürler! Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı? :)
Bu soruların hepsini sorduğun için çok ama çok teşekkür ederiz; yaptığın işi gerçekten çok seviyoruz ve bu zine’ın bir parçası olmaktan büyük onur duyuyoruz. Birlikte daha çok şey yapmayı ve İstanbul’da çalmayı çok isteriz!!
Paris’ten kocaman sevgiler <3




