
Punk kültüründen beslenen sanatçılar her zaman bana ilham olmuştur. Santa Cruz’un ünlü 'Screaming Hand' logosunu tasarlayan Jim Phillips, Descendents’in tur afişlerinin arkasındaki el Chris Shary, vigilante_88 ve daha niceleri… Ve tabii ki, bu ekolün en aykırı ismi: Raymond Pettibon.
1976 yılı, Hermosa Beach, California. UCLA ekonomi mezunu Pettibon, hayatını bir matematik öğretmeni olarak sürdürmekte ve bir yandan da büyük kardeşi tarafından kurulan Panic adlı punk grubunda bass çalmaktaydı. Aynı isimde başka bir grup daha olduğunu fark ettiklerinde, Raymond grubun adını Black Flag olarak değiştirmeyi önerdi ve grup için bir logo tasarladı. Hepimizin aşina olduğu “four bars” isimli logo bu şekilde doğmuş oldu. Kısa bir süre sonra grubun müzik departmanından tasarım tarafına transfer olarak grubun bütün albüm kapakları, konser afişlerini ve flyer’larını tasarlamaya başladı.
Kardeşi Greg Ginn tarafından çocuk yaşlarında kurulan ve elektronik ekipmanları satan Solid State Transmitters, daha sonraları kulvar değiştirip SST Records adını alarak bağımsız bir plak şirketine dönüştü. Panic grubunu kimse yayınlamak istemeyince Ginn kendi şirketini kurarak 1979 yılında ilk plakları olan Nervous Breakdown’ı yayınladı.

Label kısa sürede Amerikan hardcore müziği için önemli bir yapı taşına dönüştü ve ilk yıllarında Black Flag, Minuteman, Saccharine Trust, Meat Puppets, Hüsker Dü ve Subhumans gibi grupların albümlerini yayınladılar. Raymond da yine SST tarafından yayınlanan Sonic Youth, Minutemen ve Saccharine Trust gibi grupların albüm kapaklarını tasarladı. Sonic Youth’un ünlü albümü Goo’nun albüm kapağı da onun elinden çıktı.

Kullandığı çini mürekkebi ve çizgi roman estetiğiyle kendine, has provokatif bir görsel dil yakalayan Pettibon, tasarımlarında kullandığı görsel dil ve metinlerin birbiriyle örtüşmediği, tezat bir tarz oluşturmuştu. Bu yüzden yaptığı işler görenler tarafından anlamsız ve rahatsız edici bulunuyordu. Amerikan kültürü, edebiyat, din, kara mizah, siyaset ve politikayı harmanladığı eleştirel bir tarzı vardı. 80’ler boyunca yüzlerce fanzin yayınladı ve yaptığı bu işleri hiçbir zaman gelir kaynağı olarak görmedi.

Artık 80’lerin sonuna gelindiğinde Pettibon, punk dünyasından kopmaya ve yaptığı üretimler sayesinde gitgide daha fazla tanınan bir sanatçı olmaya başlamıştı. Sadece müzik sahnesi için üretim yapan biri olmaktan rahatsız olmuş ve yeraltı dünyasından sıyrılıp galeri dünyasına adım atmıştı. Los Angeles sanat çevresinde bir görünürlük yakalayarak buradaki galeriler için üretmeye başladı ve 1986 yılında ilk solo sergisini New York’ta yaptı.

Bu noktadan sonra 90’lı yıllarda Documenta IX ve Whitney Bienali gibi prestijli çağdaş sanat etkinliklerine katıldı. Yaşadığı bu sert dönüşüme rağmen yarattığı sivri tarzdan vazgeçmemiş, sadece onu farklı alanlara taşımıştı. İrdelediği konular daha da genişlemiş; Amerikan kültürünü anti-kahraman bir bakış açısıyla ele almaya başlamıştı. Bu yıllarda beyzbol oyuncuları, kovboylar, askerler, sörf kültürü ve dini figürler üzerine üretimleri olmuştu. William Blake alıntıları, noir filmlerden alınan monologlar veya İncil’den alınmış ve dönüştürülmüş pasajlar eserlerine eşlik ediyordu. Bu dönemdeki en önemli yönlerinden biri, Pettibon’un Amerika’yı dışarıdan eleştiren bir pozisyon almamasıdır, aksine bu eleştiri içeriden gelir.

2000’ler ile birlikte eserlerine Whitney Museum of American Art ve Museum of Modern Art gibi çok büyük kurumların koleksiyonlarında yer almaya başladı. Katıldığı sergiler ile artık iyi bilinen bir sanatçı olmaya başlamıştı. Bu dönem, onun punk kökenli bir istisna olmaktan çıkıp, çağdaş sanat alanında üretim yapan kabul görmüş bir figür olarak görüldüğü bir kırılım noktasıdır.

Günümüzde müze koleksiyonlarında yer alan eserler üreten ve çağdaş sanat için önemli bir ödül olan Oskar Kokoschka Ödülüne layık görülse de Pettibon aslında müzik sahnesiyle bağlarını hiç koparmadı. OFF gibi gruplar için albüm kapakları yapmaya devam etmesi, onun hala bu sahne için üreten biri olduğunu gösteriyor.




